Bazı hikâyeler metin olarak sizi iter, görüntüye kavuştuğunda ise içine çeker. Masumiyet Müzesi benim için tam olarak böyleydi. Kitabı 20 yaşımda okuduğumda “büyük aşk” değil, büyük bir rahatsızlık hissetmiştim. Yıllarca romantize edilen bir ilişkiyi, etik dışı bir takıntı olarak görmüştüm.
Dizi geldiğinde ise ilginç bir şey oldu: Kemal değişmedi ama algı değişti. Zeynep Günay Tan öyle güçlü bir atmosfer kurmuş ki; renk, ışık, kostüm, dönem ruhu… 70’lerin içine düşüyorsunuz. Estetik olarak neredeyse kusursuz bir iş.
Kemal’e uzun uzun girmeye gerek yok. Gücüne ve zenginliğine alışmış bir adamın, ulaşamadığı birine saplanması. Bu aşk değil; sahip olma arzusunun narsistik bir kırılması. Takıntıyı şiirselleştirmek onu masum yapmıyor.
Beni asıl yoran Füsun oldu. Ne istediğini söylemeyen, “gitme ama gelme de” halinde yaşayan, melankoliye sığınan bir karakter. İrade göstermedikçe trajedi uzuyor. Belirsizlik edebiyatta romantik durabilir ama gerçek hayatta yıkıcıdır.
Sibel ise hikâyenin en net karakteri. Açık, dürüst, duygusunu saklamıyor. Belki de bu yüzden en az dramatik ama en sağlıklı olan o.
Dizi akıcı, sürükleyici ve etkileyici. Kitap bana sıkıcı gelmişti; önermem. Ama şu kesin: Kemal’i aşk kahramanı sanan dönemle, onu sorunlu bir karakter olarak gören dönem arasında ciddi bir bilinç farkı var.
Belki de en kıymetli değişim, artık takıntıyı aşk diye yutmuyor oluşumuz
