Bazı sanat etkinlikleri vardır; izleyip çıkmazsın, bir süre üstünde düşünürsün. Monologlar Müzesi benim için tam olarak böyle oldu.
Uzun zamandır sosyal medyada karşıma çıkıyordu. Açıkçası bu kadar konuşulunca merak da etmiştim. Ama gidince neden bu kadar ilgi gördüğünü anladım.
Monologlar Müzesi’nin en etkileyici tarafı tiyatroyu sahneden çıkarıp mekânın içine yerleştirmesi. Alanya’da, kaleye doğru çıkarken bulunan tarihi bir köşkte geçiyor. Anlatılan inanışa göre mübadele döneminde burada yaşayan papaz zor durumda kalan insanlara kapısını açıyor. Bugün de o köşkün odalarında farklı insanların hikâyeleri canlandırılıyor.
Deneyim şöyle işliyor: küçük gruplar hâlinde odaları geziyorsunuz ve her odada başka bir karakter sizi bekliyor. Kimi sevdiğinden ayrılmak zorunda kalmış, kimi evliliğinde yaşadıklarını anlatıyor, kimi Alanya ağzıyla konuşuyor. Her odada başka bir duygu var.
Benim en sevdiğim taraf da buydu. Normal tiyatroda hikâye sana gelir; burada sen hikâyenin içine yürüyorsun.
Oyunculuklar gerçekten çok başarılıydı. Özellikle Emre Şen ve Esra Tığlı Kutertan çok etkileyiciydi ama diğer oyuncular da aynı şekilde oldukça güçlü performanslar sergiliyordu.
Bir de şu kısmı ayrıca değerli buldum: Alanya gibi çoğu zaman sadece turizmle anılan bir şehirde tiyatroya ve farklı sanat projelerine bu kadar emek verilmesi gerçekten desteklenmesi gereken bir gelişme.
Eleştirdiğim iki nokta oldu. İlki ses konusu. Aynı anda farklı odalarda oyun oynandığı için bazen yan odalardan gelen sesler dikkati dağıtabiliyor. İkincisi ise köşkün iç tasarımı. Ben biraz daha müze hissi beklemiştim; hikâyeleri destekleyen objeler, tablolar, anılar olsaydı atmosfer daha da etkileyici olabilirdi.
Ama bunlar deneyimi gölgeleyen şeyler değil.
Monologlar Müzesi bana şunu hissettirdi: Bir şehri bazen en iyi tarihiyle değil, anlattığı hikâyelerle tanıyorsun.
